"Kadın nedir, kimdir?" diye sorarsanız verilecek yanıtların çoğu genel anlamda cinsellikle ilgili bir sürü söylencedir. Bir kadına bile kadının tanımalamasını, ilk etapta “kadın” sözcüğünden ne anladığını söylerseniz aşağı yukarı vereceği yanıtlar geleneksel yargıların ışığında betimlenen söylemler olacaktır. Toplumun belleğine kazanan ön yargılar ve geleneksel algı, kadını ve kadına dair şeyleri o kadar çok kuşatmış ki; bir kadın bile olsanız, eril zihniyetin yansımaları damarlarınıza, benliğinize işleyiveriyor. Bu algılar, adlandırmalar kadının toplumsal yaşamdaki konumundan başlayıp, özel hayatına değin sinsice giriveriyor; nasıl davranması, neleri eylemesi gerektiğine dair tahakküm kuruyor.
Cinsel birleşmenin yasal güvence altına alındığı “evlilik kurumu” bu adlandırmaların cisimleştiği yerlerden sadece birisi. Çoğu defa bu kurumun legalliği çerçevesinde kadın kocası tarafından tecavüze uğruyor, istemediği birlikteliği ifa etmek zorunda bırakılıyor. Neredeyse bütün kadınların muzdarip olduğu fakat dillendirmekte çekimser kaldığı bu durum, kadını ve cinselliğe dair yargılarını karamsarlığa itiyor. Çekimserliğinin farklı farklı nedenleri olabiliyorken, ilk sırayı genelde toplumsal yığın tarafından oluşturulan, genel kanı haline gelen söylenceler oluşturuyor. Neymiş; kadın kocasının tacizlerine göz yummalıdır, ne de olsa kocasıdır, ona istediğini yapabilmelidir, dayak atabilmelidir mesela, dilediğince ve istediğince tecavüz edebilmedilir; eğer göz yummazsa kadınlık görevini yapmamış sayılır. Bu tür ifadelerin bir kadını ne kadar çok yaraladığını bilmiyorlar. Kadının bedeninde ve hissizleşen hislerinde açtığı yarayı tezahür edemiyorlar. Üstelik bunu en yakınındaki kocası, babası, annesi, çocuğu, hiç tanımadığı biri yapıyor. Bence bütün kadınların birleşip şunu söylemesi lazım:
”BANA TECAVÜZ ETMEYİN”
Derya

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder